|
Diyarbakır, coğrafi ve ekonomik olarak ülkemizin en zor bölgesi kuşkusuz. Siyasetçiler bir tek seçim zamanları uğrar buralara, bolca vaatlerde bulunurlar. Seçim sonrası ise bölge büyük bir sessizliğe bürünür, kendi kaderi ile baş başa kalır. İşsiz gençler kahvehanelere doluşur, caddeleri arşınlar... Kader bu cefakar insanların hayatlarını ilmik ilmik karartır adeta... Ben de o topraklarda büyüdüm, buraları çok iyi bilirim. İnsanların gönlü yaralı, yıllardır Başkent’ten iş ve aş bekliyorlar. Ancak aş ve iş yerine yine günleri kabusa dönüverdi... Alt tarafı bir maç diyeceksiniz... Ancak öyle değil. Çünkü şehir halkı adeta futbolla yatıp, futbolla kalkıyor. Belki de güncel hayatın sıkıntılarını futbolun coşkusu ile avutmak istiyorlar. Ancak son Diyarbakır- Bursa maçında yaşananlarla ülkenin tüm yazarları, çizerleri ve yorumcuları hep birlikte kılıçları kuşanın bu kentin insanlarına saldırıya geçti.
Sanki başka ülkenin takımı
Sakın yanlış anlamayın! Maç esnasında yapılanları hiçbir zaman tasvip etmiyorum. Ancak olayları çıkaranlar, tribünleri dolduran taraftarların çok az bir kısmı. Ancak az da olsa, ortalığı savaş alanına döndürmeye yetiyor!.. Fatura, her zamanki gibi Diyarbakırspor’a ve futbolculara kesiliyor... Söyler misiniz futbolcuların suçu ne? Onlar maç içinde tribünleri yatıştırmak için çırpınmadılar mı? Bursasporlu futbolculara ve hakeme kalkan olmadılar mı? Birkaç kendini bilmezin cezasını neden hep onlar çekiyor, ben de bunu anlamış değilim... Şunu vurgulamak isterim ki, Diyarbakır’a gitmeden, oradaki insanların ruh halini görmeden genele bir eleştiri getirmek büyük haksızlıktır. Yıllardır orta yerde duran bir gerçek var ki, onu kimse görmek istemiyor: Diyarbakırlı olmak, Türkiye’nin neresinde olursa olsun, maça geride başlamak gibidir. Türkiye’nin her yerinde olaylar oluyor. Ancak Diyarbakırspor, deplasmanlarda sanki başka bir ülkenin takımı gibi muamele görüyor.
TFF çözüm üretmeli
Zaten sezona çok zor şartlar altında başlayan Diyarbakırspor, Ziya Doğan’la yukarılara tırmanmaya başlamıştı ki, bu tatsız olaylar yaşanmaya başlandı. Üst üste alınan kayıplar, şehirdeki gerilimi artırdı. Deplasmanlarda yaşanan üvey evlat muamelesi, Diyarbakır’da tribünlere farklı yansıdı. Ve olan gerçekten de Diyarbakırspor’a oldu... Ve takım haftalardır kan kaybediyor, büyük cezalara çarptırılıyor. Bu takım, bunca çaba ve güzel futbola rağmen Bank Asya 1.Ligi’ne düşerse iyi mi olur? Zaten hayatları kararmış, işsizlikten bunalmış olan bu kentin insanlarını bir düşünün. Futbolda hedef üzüm yemek mi, yoksa bağcıyı dövmek mi anlayalım... Bir takım futbol oynamak için evine para götürmek için canını dişine takan centilmenlikten başka birşey düşünmeyen bu takımın futbolcuları göz göre göre irtifa kaybediyor, büyük haksızlıklara uğruyor, taraftarlar infiale uğruyor ancak Futbol Federasyonu bu olaylara bir çözüm üretemiyor...
Takımınıza sahip çıkın
Ben yine de bu topraklarda doğup büyümüş bir yazar olarak, cefakar Diyarbakır halkına ve futbolseverlere sesleniyorum: Sakın ola ki, futbolu bir patlama, bir taşkınlık ya da kin ve nefreti kusma aracı olarak görmeyin. Takımınıza her zaman sahip çıkın, yenilseniz de rakip takımı alkışlarla uğurlayın... En basitinden insanlık da bunu gerektirir... Biz de sizin bu güzelliklerinizi birilerinin gözüne sokmaya çalışırız... Söz mü?..
Karabük'te ataman bereketi
Futbolun en zor yeri kaledir. Futbolda bu alanın korunması çok zordur. 90 dakika kaleni aslanlar gibi müdafaa edersin, son saniyelerde yediğin bir golle kötü insan olursun... Bu durum maalesef kalecilerin kaderi. Çünkü fatura her zaman onlara kesilir. Ancak forvet oyuncusu, maç boyunca birçok pozisyonu kaçırır, bir tanesinde ise ayağına denk gelir ve gol atınca, kral olur. İşte futbolun mevkiler arasındaki cilvesi de burada. Bülent Ataman, Karabükspor kalecisi. Uzun yıllar da futbolun içerisinde. Kartal karşısında onu izlerken büyük keyif aldım. Çünkü Ataman, kendini yetiştirmiş, geliştirmiş ve kalesinde devleşen bir kaleci olmuş. Bülent Ataman yıllarını boşa geçirmemiş, tecrübesini, futbol kültürünü de ikiye katlamış. Kaledeki görevinin yanı sıra, adeta takımın gerisinde bir hoca, bir ağabey gibi görev yapıyor. Defanstaki arkadaşlarına yaptığı uyarılarla hata yapmalarını önlüyor. Ataman’ın bu yönü de takdire şayan. Hatalar yapa yapa doğru yol bulunur. Bir kalecinin yıllar içindeki gelişiminin ve mükemmele ulaşmasının en güzel örneği Bülent Ataman’dır. Tebrikler kardeşim...
Bir kez daha büyüdünüz!
Geçenlerde Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde bir ödül töreni vardı. Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’nin gecesiydi. Geceye Ediz Hun, İzzet Günay, Haldun Dormen gibi birçok ünlü sanatçının yanında Beşiktaş Spor Okulları Koordinatörü Ufuk Pak da katıldı. Gecenin amacı omurilik felçlilerinin hayatlarını biraz daha kolaylaştırmak, maddi ve manevi yardımların dışında onları spora yöneltmekti. Gerçekten de başarı sağlandı. İşte bu insanlara böylesine sahip çıkılır, en azından senenin belli günlerinde bu çileli insanların yanlarında olunursa, birçok sıkıntılar da çözülmüş olur. Bu kapsamda geceye katkıda bulunan değerli sanatçılarımıza teşekkür ediyorum. Bu geceye anlam katan bir başka olay da ünlü karakter oyuncumuz Aliye Rona’nın ölmeden önce Ülkü Erakalın’dan bir isteği vardı: “Ülkücüm, beni Atatürk’ün annesi Zübeyde’nin rolünde oynat...” İşte Erakalın, birkaç gün önce Bakırköy’deki hastaneye gidip, konuşmayan, yürüyemeyen Aliye Rona’yı yürütürken, “Hem de o rolü sana verdim” diyerek son arzusunu da yerine getirmiş oldu. İşte o jenerik görüntülerin ekrana gelmesiyle, salonda müthiş bir alkış koptu. Aliye Rona da bu jest karşısında, “Yürüyorum, konuşuyorum” derken salonda herkes göz yaşına boğuldu. İşte Ülkü Erakalın’ın da büyüklüğü burada yatıyor. Teşekkürler Erakalın, beni de ağlattın...
|